Ayak Tabanlığı SGK Karşılıyor mu? Tarihsel Perspektiften Sosyal Güvenlik, Sağlık Hakkı ve Ortopedik Tabanlık
Geçmişe baktığımızda bugün bize son derece sıradan görünen bir sağlık hakkının, aslında uzun yıllar boyunca şekillenen toplumsal mücadelelerin, devlet politikalarının ve değişen sağlık anlayışının sonucu olduğunu fark etmek mümkün; ayak tabanlığı SGK karşılıyor mu? sorusu da bu açıdan yalnızca bir geri ödeme meselesi değil, sağlık hakkının Türkiye’de nasıl geliştiğini gösteren küçük ama anlamlı bir örnektir.
Günümüzde bir kişinin doktor tarafından önerilen ortopedik tabanlığın bedelinin ne kadarının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılandığını merak etmesi son derece doğal. Ancak bu sorunun cevabını yalnızca bugünkü mevzuatta aramak, sosyal güvenliğin nasıl ortaya çıktığını ve tıbbi malzemelerin neden belirli kurallara bağlandığını gözden kaçırmamıza neden olur.
Bugün elimizdeki sistem; 1930’ların işçi koruma politikalarından 1940’ların sosyal sigorta kurumlarına, 1961 Anayasası’nın sosyal güvenlik anlayışından 1964 tarihli Sosyal Sigortalar Kanunu’na ve nihayet 2006’daki genel sağlık sigortası reformuna uzanan uzun bir tarihsel zincirin ürünüdür. Bu nedenle ayak tabanlığı gibi küçük görünen bir tıbbi malzemenin geri ödeme sürecini anlamak, aslında devlet ile vatandaş arasındaki sağlık ilişkisinin dönüşümünü anlamaya da yardımcı olur.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Yardımlaşmadan sosyal güvenliğe
Modern sosyal güvenlik sisteminin ortaya çıkmasından önce toplumların hastalık, sakatlık, yaşlılık ve iş göremezlik gibi risklerle baş etme biçimleri bugünkünden oldukça farklıydı.
Osmanlı toplumunda aile, mahalle, vakıflar, loncalar ve çeşitli dayanışma yapıları önemli bir koruma işlevi görüyordu. Bu mekanizmalar elbette hiçbir şekilde modern anlamdaki sosyal sigortanın karşılığı değildi. Ancak sosyal risklerin yalnızca bireyin kendi sorumluluğu olarak görülmediğini göstermeleri bakımından önemlidir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında da benzer biçimde sosyal güvenlik sistemi bugünkü bütüncül yapısına sahip değildi. Memurlar, askerler, işçiler ve farklı meslek grupları açısından ayrı düzenlemeler bulunabiliyordu.
Belgeler bize önemli bir dönüşümün yaşandığını gösteriyor: Devlet, zaman içerisinde hastalık, iş kazası, malullük ve yaşlılık gibi risklerin yalnızca aile veya bireysel dayanışmayla çözülemeyeceğini kabul eden daha kurumsal bir anlayışa yöneldi.
Buradaki tarihsel kırılma noktası, sağlık ihtiyacının kişisel bir talep olmaktan çıkarak sosyal politika konusu haline gelmesidir.
1936: Sosyal sigortaların ilk büyük eşiği
Türkiye’de modern sosyal sigortaların tarihindeki en önemli başlangıçlardan biri 1936 tarihli 3008 sayılı İş Kanunu’dur.
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun kendi tarihçesinde de 3008 sayılı Kanun ile ilk kez sosyal sigortaların kuruluşuna ve temel ilkelerine ilişkin düzenlemelerin öngörüldüğü belirtilmektedir. Ancak savaş koşulları nedeniyle bu sistemin uygulamaya geçirilmesi 1945’e kadar gecikmiştir.
Sosyal Güvenlik Kurumu
+1
Bu ayrıntı bize önemli bir şey söylüyor: Sosyal güvenlik bir anda kurulmadı.
Kanunun çıkarılması ile vatandaşın gerçekten bir sağlık veya sosyal sigorta hakkından yararlanması arasında kurumsal kapasite, ekonomik şartlar ve siyasi gelişmeler gibi çok sayıda unsur bulunuyordu.
Bugünkü SGK uygulamalarına baktığımızda da benzer bir durum görüyoruz. Bir ürünün tıbbi açıdan yararlı olması tek başına onun otomatik olarak geri ödeme kapsamına girmesi anlamına gelmiyor. Ürünün mevzuatta tanımlanması, belirli şartları taşıması ve ilgili prosedürlerin yerine getirilmesi gerekiyor.
1936’daki ilk düzenlemeler ile günümüzün SUT sistemi arasındaki ortak nokta tam da burada ortaya çıkar: sağlık ihtiyacının kamu tarafından karşılanabilmesi için yalnızca tıbbi gereklilik değil, aynı zamanda kurumsal ve hukuki bir tanımlama gerekir.
1945: Savaş sonrasında sosyal sigortaların kurumsallaşması
1945 yılı Türkiye’nin sosyal güvenlik tarihinde gerçek bir dönüm noktasıdır.
27 Haziran 1945 tarihli 4772 sayılı İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunu sosyal sigortaların somut biçimde uygulanmaya başlamasının önünü açtı. Aynı yıl 16 Temmuz’da 4792 sayılı İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu çıkarıldı.
Sosyal Güvenlik Kurumu
Bu gelişmelerin arkasında yalnızca hukuki bir ihtiyaç değil, sanayileşen toplumun ortaya çıkardığı yeni sosyal riskler vardı.
Fabrikalaşma, ücretli çalışma ve iş bölümünün yaygınlaşmasıyla birlikte insanların ekonomik yaşamları hastalık veya iş kazası gibi olaylara karşı daha kırılgan hale geliyordu. Bir işçinin çalışamaması artık yalnızca kendi ailesini değil, üretim ilişkilerini ve ekonomik düzeni de etkileyen bir meseleydi.
Tarihçi ve sosyal politika araştırmacısı Ahmet Makal’ın Türkiye’deki sosyal politika geleneği üzerine yaptığı çalışmalar da bu dönüşümü, sosyal politika kurumlarının tarihsel gelişimi bağlamında ele alır.
DergiPark
Burada tarihin bize sorduğu ilginç soru şudur:
Bir toplumda sağlık hakkı ne zaman kişisel yardım olmaktan çıkar ve kamusal hak haline gelir?
Türkiye’nin sosyal güvenlik tarihi bu soruya tek bir tarihle cevap vermiyor. Fakat 1940’lı yıllardaki gelişmeler bu yolculuğun önemli basamaklarından birini oluşturuyor.
1950’ler: Hastalık, yaşlılık ve malullük sigortalarının genişlemesi
1945’te başlayan kurumsallaşma sonraki yıllarda farklı sigorta kollarının eklenmesiyle genişledi.
1950’de ihtiyarlık sigortası, 1951’de hastalık ve analık sigortası, 1957’de ise maluliyet alanındaki düzenlemeler sosyal güvenlik sisteminin kapsamını genişletti. SGK’nın tarihçesi bu gelişmeleri açık biçimde sıralamaktadır.
Sosyal Güvenlik Kurumu
Bu dönemdeki dönüşümün önemini bugün daha iyi görebiliyoruz.
Çünkü sağlık hizmetleri artık yalnızca akut hastalıkların tedavisinden ibaret değildi. Çalışma gücünün korunması, uzun süreli sağlık sorunları ve bireyin yaşamını sürdürebilmesi de sosyal sigortaların konusu haline gelmeye başladı.
Ortopedik tabanlık, ortez, protez veya başka bir tıbbi yardımcı malzemenin günümüzde sosyal güvenlik sistemi içerisinde değerlendirilmesinin arka planında işte bu genişleyen sağlık anlayışı bulunur.
Bir insanın yürüyebilmesini kolaylaştıran bir araç, yalnızca “aksesuar” olarak değil, belirli şartlarda sağlık hizmetinin bir parçası olarak değerlendirilebilmektedir.
1961 Anayasası: Sosyal güvenlik artık anayasal bir hak
Türkiye’nin sosyal güvenlik tarihindeki en güçlü kırılma noktalarından biri 1961 Anayasası’dır.
Anayasa’nın 48. maddesi son derece açık bir ifade kullanıyordu:
“Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.”
Aynı madde, bu hakkın sağlanması için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmanın devletin ödevi olduğunu belirtiyordu. 49. madde ise devletin herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla görevli olduğunu düzenliyordu.
Anayasa Mahkemesi
Bu iki hüküm birlikte düşünüldüğünde oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya çıkar.
Sağlık ve sosyal güvenlik artık yalnızca çalışanlara yönelik sınırlı bir sigorta mekanizması olarak değil, anayasal düzeyde korunması gereken sosyal haklar olarak ele alınmaya başlanmıştır.
Birincil kaynak olan Anayasa metninin kendisi, devletin sosyal güvenlik ve sağlık alanındaki rolünün nasıl tanımlandığını doğrudan gösteriyor.
Bugün “SGK bunu karşılıyor mu?” diye sorduğumuzda aslında arka planda 1961’de çok daha temel bir soru sorulmuş oluyor:
Devlet vatandaşın sağlık riskleri karşısında ne ölçüde sorumludur?
Bu sorunun cevabı, günümüzde SUT adı verilen ayrıntılı düzenlemelerde somutlaşıyor.
1964-1965: Sosyal Sigortalar Kurumu dönemine geçiş
1961 Anayasası’nın ardından sosyal güvenlik mevzuatının yeniden düzenlenmesi hız kazandı.
17 Temmuz 1964 tarihli 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu önemli bir dönüm noktası oldu. Kanun 1 Mart 1965’te yürürlüğe girdi ve İşçi Sigortaları Kurumu’nun adı Sosyal Sigortalar Kurumu olarak değiştirildi. SGK tarihçesine göre bu kanun işçi statüsünde çalışanların sosyal güvenlikleri açısından yeni haklar getirdi.
Sosyal Güvenlik Kurumu
TBMM belgelerinde de 506 sayılı Kanun’un prim rejimi açısından önemli bir reform niteliği taşıdığı ve primlerin işçi ile işveren tarafından karşılandığı belirtilmektedir.
TBMM CDN
Bu yapı, sosyal güvenliğin temel mantığını daha görünür hale getirdi:
Haklar ile finansman arasında kurumsal bir bağ kuruluyordu.
Yani sosyal güvenlik, sınırsız ve koşulsuz bir ödeme sistemi değildi. Belirli risklerin tanımlandığı, finansmanın düzenlendiği ve hangi hizmetlerin hangi şartlarda karşılanacağının belirlendiği bir sistemdi.
Bu tarihsel mantık günümüzdeki ortopedik tabanlık geri ödemelerinde de karşımıza çıkıyor.
Peki ayak tabanlığı SGK karşılıyor mu?
Günümüz açısından sorunun doğrudan cevabı şudur:
Evet, belirli nitelikteki tıbbi tabanlıklar SGK’nın geri ödeme sistemi içerisinde yer alabilir; ancak her ayak tabanlığı otomatik olarak SGK tarafından karşılanmaz.
SGK’nın tıbbi malzeme listelerinde OP1049 koduyla “Takviyeli Tabanlık” yer almaktadır ve bu ürün alt ekstremite ortezleri kapsamında EK-3/C-2 listesinde tanımlanmıştır. SGK’nın yayımladığı tıbbi malzeme dokümanlarında OP1049 kodu açık biçimde görülmektedir.
Sosyal Güvenlik Kurumu
+1
Dolayısıyla “tabanlık” kelimesi tek başına yeterli değildir.
Burada önemli olan, satın alınan ürünün sıradan bir ayakkabı tabanlığı mı, medikal amaçlı bir ürün mü, yoksa SUT kapsamında tanımlanmış bir tıbbi malzeme mi olduğudur.
SGK kapsamındaki tabanlık için rapor gerekiyor mu?
Mevcut ödeme koşullarında OP1049 kodlu takviyeli tabanlık için Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon veya Ortopedi ve Travmatoloji uzman hekimlerinden biri tarafından düzenlenen uzman hekim raporu aranıyor. Güncel tıbbi malzeme ödeme koşullarında OP1049 için yenileme süresi de 6 ay olarak belirtiliyor.
İstanbul Eczacı Odası
Bu nedenle süreç kabaca şu mantık üzerinden ilerliyor:
Hastanın tıbbi ihtiyacı değerlendirilir.
Yetkili uzman hekim tarafından gerekli rapor düzenlenir.
Kullanılacak ürünün SGK/SUT kapsamında uygun ürün olması gerekir.
Ürünün ilgili tıbbi malzeme kodu ve sistem koşullarına uygunluğu aranır.
SGK, mevzuatta belirlenen bedel ve şartlar çerçevesinde ödeme yapar.
Buradaki en önemli nokta “SGK karşılıyor” ifadesinin “ürünün mağazadaki satış fiyatının tamamını SGK öder” anlamına gelmemesidir.
Geri ödeme tutarı ile satış fiyatı neden farklı olabilir?
Sosyal güvenlik sisteminin tarihini bilen bir gözle bugünkü uygulamaya baktığımızda bu ayrım şaşırtıcı değildir.
SGK, hangi ürünün hangi kodla karşılanacağını ve belirli durumlarda hangi geri ödeme bedelinin uygulanacağını düzenler. Kurumun kendi açıklamasına göre tıbbi malzemelerin geri ödeme esasları Sağlık Uygulama Tebliği’nde düzenlenmekte; karşılanan malzemelerin SUT kodları, alan tanımları ve fiyatları ilgili listelerde yer almaktadır. Listelerde yer almayan malzemelerin ise belirli istisnalar dışında kurumca karşılanmadığı belirtilmektedir.
Sosyal Güvenlik Kurumu
Bu, sosyal güvenlik sisteminin “ihtiyaç duyulan her sağlık ürününü sınırsız biçimde ödeme” mantığıyla değil, tanımlanmış tıbbi hizmet ve malzeme kategorileri üzerinden çalıştığını gösterir.
Örneğin güncel listelerde OP1049 “Takviyeli Tabanlık” olarak tanımlanırken, OP1050 ise ülserasyon ve/veya doku kaybına bağlı deformasyonlu ayak için hastaya özel üretilmiş tabanlık olarak ayrıca tanımlanmaktadır.
medsahis.sgk.gov.tr
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü piyasada “ortopedik tabanlık”, “kişiye özel tabanlık”, “medikal tabanlık”, “spor tabanlığı” veya “anatomik tabanlık” gibi çok farklı ürünler bulunabilir. Bunların hepsinin SGK tarafından aynı şekilde değerlendirilmesi beklenemez.
2006: SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı’ndan SGK’ya
2000’li yıllara geldiğimizde sosyal güvenlik sistemi yeni bir büyük dönüşüm geçirdi.
2006 yılında 5502 sayılı Kanun ile Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur Sosyal Güvenlik Kurumu çatısı altında birleştirildi. Aynı dönemde 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edildi. Dışişleri Bakanlığı’nın reform açıklamasında bu düzenlemelerin norm ve standart birliğini hedeflediği ve genel sağlık sigortasının oluşturulmasının amaçlandığı belirtilmektedir.
Dışişleri Bakanlığı
5510 sayılı Kanun’un 1. maddesi de amacını sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası bakımından kişileri güvence altına almak, sağlanacak hakları, yararlanma şartlarını ve finansman yöntemlerini belirlemek şeklinde tanımlamaktadır.
TBMM CDN
TBMM kayıtlarında kanunun 31 Mayıs 2006’da kabul edildiği, 16 Haziran 2006 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığı görülmektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Böylece 1936’da başlayan sosyal sigorta fikri, 2006’da çok daha geniş bir genel sağlık sigortası mimarisine dönüştü.
Bugün ayak tabanlığının SGK tarafından karşılanıp karşılanmadığını tartışırken aslında bu uzun dönüşümün son halkalarından biri üzerinde konuşuyoruz.
2020’ler: Tıbbi malzemenin dijital ve kodlanmış dünyası
Günümüzde sosyal güvenlik sisteminin önemli özelliklerinden biri, tıbbi malzemelerin giderek daha ayrıntılı biçimde kodlanması ve elektronik sistemlere bağlanmasıdır.
SGK’nın tıbbi malzeme reçete ve rapor web servisleriyle ilgili yayımladığı dokümanda OP1049 “Ark Takviyeli Tabanlık (Çift)” şeklinde yer almaktadır. Aynı belgede OP1050 gibi daha özel tabanlık türleri de ayrı kodlarla gösterilmektedir.
medsahis.sgk.gov.tr
Bu durum, sağlık sisteminin tarihsel olarak geldiği noktayı gösteriyor.
Bir zamanlar “hastalandım, yardım edilmeli” şeklinde ifade edilen ihtiyaç bugün;
tanı → uzman hekim → rapor → tıbbi malzeme kodu → reçete/temin → geri ödeme
gibi çok daha karmaşık bir bürokratik zincir üzerinden yönetilebiliyor.
İlk bakışta bu sistem insanı prosedürlerin arasında kaybolmuş gibi hissettirebilir. Fakat tarihsel açıdan bakıldığında bu kodlama sisteminin başka bir işlevi de vardır: Kamu kaynaklarının hangi sağlık hizmetlerine ve hangi koşullarda aktarılacağını standartlaştırmak.
SGK’nın 2026 yaklaşımı: Ürün kadar sistem de önemli
2026 yılına ait SGK duyuruları, ayakta tedavide kullanılan hazır tıbbi malzemelerin temini konusunda kurumun hâlâ ayrıntılı sözleşme ve liste mekanizmaları kullandığını gösteriyor. SGK, 2026 yılı için ayakta tedavide kullanılan hazır tıbbi malzemelere ilişkin sözleşme ve örneklemeye tabi malzeme listeleri hakkında ayrıca duyurular yayımladı.
Sosyal Güvenlik Kurumu
+1
Bunun yanında SGK, tıbbi malzemelerde SUT kodu-barkod eşleştirmesine de önem veriyor. Kurumun geçmiş duyurularında, gerekli eşleştirmesi bulunmayan bazı ürünlerin ödeme kapsamından çıkarılabileceği açıkça belirtilmişti.
Sosyal Güvenlik Kurumu
+1
Bu noktada geçmişle bugün arasında güçlü bir paralellik kurulabilir.
1936’da sorun, sosyal sigortaların nasıl kurulacağıydı.
1945’te sorun, bu sigortaların nasıl kurumsallaştırılacağıydı.
1961’de sorun, sosyal güvenliğin anayasal bir hak olarak nasıl tanımlanacağıydı.
2006’da sorun, farklı sosyal güvenlik yapılarının nasıl ortak bir sistem altında birleştirileceğiydi.
2026’da ise sorunlardan biri, hangi tıbbi malzemenin hangi teknik, tıbbi ve mali kriterlerle karşılanacağıdır.
Değişen şey araçlar; değişmeyen temel soru ise şudur:
Toplum, sağlık risklerinin maliyetini ne ölçüde ortaklaşa üstlenmelidir?
Tarihçilerin bize öğrettiği: Sosyal haklar kendiliğinden oluşmaz
Sosyal güvenlik tarihini yalnızca kanun numaraları üzerinden okumak kolaydır. 3008, 4772, 4792, 506, 5502 ve 5510…
Fakat bu rakamların arkasında milyonlarca insanın çalışma, hastalanma, yaşlanma ve yaşamını sürdürme deneyimleri bulunuyor.
Sosyal politika tarihine ilişkin çalışmalar, Türkiye’de bu alanın yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, çalışma hayatındaki dönüşümler, akademik tartışmalar ve toplumsal ihtiyaçlarla birlikte geliştiğini gösteriyor. Ahmet Makal’ın çalışmaları da sosyal politika düşüncesinin Türkiye’deki gelişimini tarihsel bir perspektifle ele alıyor.
DergiPark
Birincil kaynaklara baktığımızda da aynı hikâyeyi görüyoruz. 1961 Anayasası’nın “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir” hükmü, dönemin sosyal devlet anlayışını doğrudan yansıtan güçlü bir belgedir.
Anayasa Mahkemesi
Bugün bir vatandaşın uzman doktora gidip ortopedik tabanlık için rapor alabilmesi, bunun uygun bir tıbbi malzeme koduyla sistemde yer alması ve belirli şartlarda geri ödeme mekanizmasının devreye girmesi, bu uzun tarihsel sürecin ürünüdür.
Geçmiş ile bugün arasındaki şaşırtıcı paralellik
Geçmişe dönüp baktığımızda sosyal güvenliğin sürekli genişleyen bir hak alanı olduğunu görüyoruz; ancak bu genişleme hiçbir zaman sınırsız olmadı.
Her dönemde “Neyi karşılayacağız?”, “Kim yararlanacak?”, “Ne kadar ödeme yapılacak?”, “Hangi şartlarda ödeme yapılacak?” soruları vardı.
Bugün de aynı sorular var.
Sadece cevapların dili değişti.
Dün “iş kazası sigortası” denirken bugün “SUT kodu” deniyor.
Dün “sosyal yardım teşkilatı” denirken bugün elektronik sağlık ve geri ödeme sistemlerinden söz ediyoruz.
Dün işçinin çalışamaz hale gelmesi temel meselelerden biriyken bugün diyabetik ayak, deformasyon, ortopedik sorunlar ve hareket kabiliyetinin korunması gibi çok daha spesifik tıbbi ihtiyaçlar sistem içerisinde ayrı kategorilere ayrılabiliyor.
Bu açıdan ayak tabanlığı, sağlık sisteminin küçücük bir parçası değil; sosyal devlet anlayışının gündelik hayattaki görünür örneklerinden biridir.
Ayak tabanlığı SGK tarafından karşılanırken nelere dikkat edilmeli?
Bugün için özellikle şu ayrımın yapılması gerekir:
Her ayakkabı içine konulan tabanlık SGK kapsamında değildir.
SGK’nın tıbbi malzeme listelerinde tanımlanan ürün ile piyasada “ortopedik tabanlık” adıyla satılan her ürün aynı şey değildir.
Örneğin OP1049 kodlu takviyeli tabanlık SGK tıbbi malzeme listelerinde yer almaktadır. Bu ürün için uzman hekim raporu şartı bulunmaktadır ve güncel ödeme koşullarında 6 aylık yenileme süresi belirtilmektedir.
İstanbul Eczacı Odası
+1
Ayrıca ürünün SUT kodu, rapor koşulları ve temin yöntemi önemlidir. SGK da tıbbi malzemelerin geri ödeme koşullarının SUT ve eklerindeki düzenlemeler üzerinden yürütüldüğünü açıkça belirtmektedir.
Sosyal Güvenlik Kurumu
Bu nedenle “doktor tabanlık yazdı, SGK kesin tamamını öder” şeklindeki bir varsayım doğru değildir.
Daha doğru yaklaşım şudur:
Doktorun önerdiği ürünün hangi SUT koduna girdiği ve o kodun güncel ödeme şartlarının ne olduğu kontrol edilmelidir.
Sonuç: Bir tabanlıktan çok daha fazlası
“Ayak tabanlığı SGK karşılıyor mu?” sorusunun cevabı, evet, belirli tıbbi tabanlık türlerinin SGK geri ödeme sistemi içerisinde bulunabildiğidir. Ancak bunun gerçekleşmesi ürünün niteliğine, SUT’taki tanımına, gerekli uzman hekim raporuna ve diğer temin/geri ödeme koşullarına bağlıdır. Özellikle OP1049 kodlu takviyeli tabanlık SGK’nın tıbbi malzeme listelerinde yer alan ürünlerden biridir.
Sosyal Güvenlik Kurumu
+1
Fakat bu cevabın arkasındaki tarihsel hikâye daha da ilginçtir.
1936’da sosyal sigortaların temelleri atılırken henüz bugünkü anlamda bir genel sağlık sigortası sistemi yoktu. 1945’te ilk sosyal sigorta kanunları kurumsallaşmaya başladı. 1961’de sosyal güvenlik anayasal bir hak haline geldi. 1964’te sosyal sigorta sistemi yeniden yapılandırıldı. 2006’da SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı’nın aynı çatı altında toplanması ve genel sağlık sigortasının oluşturulmasıyla bugünkü sistemin temel mimarisi kuruldu.
Dışişleri Bakanlığı
+3
Sosyal Güvenlik Kurumu
+3
Sosyal Güvenlik Kurumu
+3
Bugün ise bu büyük tarihsel miras, bir hastanın elindeki doktor raporu ve bir tıbbi malzemenin SUT kodu gibi son derece gündelik ayrıntılarda karşımıza çıkıyor.
Belki de tarihin en insani tarafı burada ortaya çıkıyor: Büyük sosyal dönüşümler çoğu zaman kitaplarda “reform”, “kanun”, “kurum” ve “mevzuat” başlıklarıyla anlatılır; oysa sıradan insan açısından bütün bunlar, daha rahat yürüyebilmek, çalışabilmek, ağrısını azaltabilmek veya yaşamını daha bağımsız sürdürebilmek anlamına gelir.
Ve bugün kendimize şu soruyu sormak hâlâ anlamlıdır:
Bir toplumun gerçek sosyal devlet anlayışını, büyük anayasal cümlelerden ziyade insanların günlük sağlık ihtiyaçlarına nasıl cevap verdiğine bakarak ölçebilir miyiz?
Ayak tabanlığı gibi küçük bir sağlık malzemesi üzerinden başlayan bu soru, aslında bizi Türkiye’de yüz yıla yaklaşan sosyal güvenlik tarihinin merkezine götürüyor. Geçmişi anlamak burada yalnızca eski kanunları bilmek değildir; bugün sahip olduğumuz sağlık haklarının neden bu biçimde olduğunu, hangi mücadelelerden geçtiğini ve gelecekte nasıl değişebileceğini anlamaktır.
Dilegno ekibi olarak Ayak tabanlığı SGK karşılıyor mu konusunda daha fazla faydalı içerik üretmeye devam edeceğiz.